“YouTube’dan bir Sezen Aksu ve bir Kayahan çıkmadı” Op. Dr. Gürdal Ören sordu Soner Arıca cevapladı

Op. Dr. Gürdal Ören’in GazeteMAG okuyucuları için geçekleştirdiği sağlık yazı dizisinin yeni konuğu ünlü yorumcu ve şarkıcı Soner Arıca oldu. Keyifli bir röportaja imza atan Op. Dr. Gürdal Ören, Soner Arıca hakkında bilinmeyenleri gün yüzüne çıkardı.

İŞTE! SONER ARICA’NIN BİLİNMEYENLERİ VE ÇOK ÇARPICI AÇIKLAMALARI

Müzik hayatınıza nasıl girdi. Ne itti sizi müziğe?

İnsanın kendini tanıdığı andan itibaren olan başka bir oluşum var. Mesela insan nedenini bilmeden insan araç kullanmak istiyor, pilot olmak istiyor, boksör olmak istiyor. Nedenini bilmiyor hikayenin… Bir pikap ilgi çekebiliyor mesela. Benim de öyle oldu. Okuma yazmayı plaklardan öğrendim ben okuldan önce.

Şu an var mı pikabınız?

Şu an yok. Nedeni ise; bana o çocukluğumu hatırlatıyor ve biraz hüzünlendiriyor beni. Bir kabasada büyüdüm. Hani bugün özendiğimiz, imrendiğimiz, keşke bugün hayat öyle olsa dediğimiz yerlerden biri… Ama o dönemden kalan bazı objeleri yeğenlerimin ofisine gönderdim. Çünkü onlara baktığımda o dönemleri özlüyorum. Üzerimde bir basınç yapıyor. Galiba bundan sonra olmayacak pikabım… Öyle hissediyorum.

İlk FM radyosunu nasıl elde ettiğinizi hatırlıyor musunuz?

Benim hatırladığım evimizde vardı ancak walkman benim için çok önemliydi. Ağabeyim dönemin çok önemli futbolcusuydu; Erdoğan Arıca… Milli takımda futbolcuydu, sürekli yurtdışına gidip geliyorlardı. O zaman bana bir walkman getirmişti. Hiç unutmam o günü…

Altın değerindedir…

Tabii ki öyle. Walkman çok önemli bir şeydir hayatımda. Eşya olarak onu koruduğum kadar hiçbir şeyi koruduğumu hatırlamıyorum.

Müzik sevgisi böyle mi başladı?

Lise dönemimde kendi kendime TRT Gençlik Korosu’nun sınavına girdim. Birçok kişinin hayatında vardır böyle bir şey… Kazandım o sınavı.

Aileden habersiz mi yoksa?

Evet, gizli girdim. Gerçi kimse de öğrenince ‘Niye yaptın’ demedi ama benim üzerimde akademik emelleri vardı. Lise için Fatsa’dan İstanbul’a gidip gelirken annem bir mektubunda bana ‘Oğlum çok müzik dinleme, derslerine çalış’ diye yazmıştı.

Aile de biraz haklı değil mi aslında? O dönemde müzik dünyasına ailelerin bakışı biraz daha farklıydı… Doktor ol, mühendis ol diyorlardı.

Benim içimde ‘Ne okursam o duyguya, söz yazma beste yazma isteğine yakınlaşırım’ hissi vardı. İktisat fakültesini kazandım. Aynı yıllarda müzikle, tiyatroyla, resimle yani genel olarak sanatla ilgili dersler aldım. Sonra Allah’tan Timur Selçuk, Melih Kibar gibi hocalarım oldu ve onlar beni daha doğru yollara yönlendirdiler. Hem kendimi, hem de müziği anlama adına. Ama ne olursa olsun bir yolculuk…

Eğitim ne kadar önemli?

Okul kesinlikle olmalı ama her şey hayatta öğreniliyor. Ancak eğer sırtımızı teoriye yaslayabiliyorsak, kendimizi daha güçlü hissediyoruz. Ben öğrendiklerimin çoğunu hayatta öğrendim. Ama hayat dediğimiz okula ve bizden önce bunu yazmış, çizmiş, filmini çekmiş Tolstoy gibi, Dostoyevski gibi, Yaşar Kemal gibi, Orhan Pamuk gibi, Zülfü Livaneli gibi insanlara mutlaka bakmak lazım. Şimdi ben Rus ilkimindeki hem de Afrika’daki insanların duygularını yaşayamam.

HALA YAZACAĞIM ŞARKININ PEŞİNDEYİM

Sizin istediğiniz şarkı söylemekti sanırım…

Ben şarkı söylemek istiyorum. 150’ye yakın şarkı seslendirdim ve bunların çoğunu yazdım ama hala yazacağımın peşindeyim.

Başladığınız zamanla, şu zaman arasında bir fark görüyor musunuz?

Görüyorum ama bunu şikayet eder gibi söylemeyeceğim. Çünkü her dönem kendine has bir şeyleri barındırıyor. Güncel kalamazsan, o meslekle çatışma yaşıyorsun. Bu her meslekte böyle. Tıpta da öyle… Ameliyat sistemi gelişiyor, bir doktor hala eski sestimde kalıyorsa sıkıntı oluyor.

Doğru… 1990’da Tıp Fakültesi’ni bitirdim. O zaman cildiye hastalıkları, 2 farklı kremi olan bir ana bilim dalıydı. Fakat sonra medikal mektöründeki tıbbi uygulama aletlerindeki değişiklikler bir anda cildiyeyi, dermotolojiyi zirveye taşıdı. Döneme uymak lazım değil mi?

Sadece sanat söz konusu olduğunda, şöyle bir sıkıntı var. Sanat, duyguların bir takım şeylerle ifade yolu. Böyle olduğunda duygu yoğunluğunun nasıl yaşandığına bakılması lazım. Günümüz dünyasında her şey çok hızlı hareket ettiği için biz ağır duygulara tahammül edemiyoruz. Yavaş akan duygulara, derin düşüncelere çok tahammülümüz yok. Daha hızlı, hemen olsun diyoruz. Bu aslında filmlere, romanlara, şarkılara da yansıyor.

Siz kendinizi günümüze nasıl adapte ediyorsunuz?

Ben bunu kendi duygusal yapımla söylüyorum; biraz zıt işliyor. Ben kendimi güncel tutmak için yeni akımlar, yeni modlar, yeni şarkı yapıları, yeni şarkı söyleme sitilini araştırıyorum. Ama duygu duygusıyla bakarsak, o ilk çıktığım dönemler, daha kıymetli gibi görünüyordu. Ama eminin o gün de benden bir önceki kuşaklar öyle diyordur. Biraz da özlediğimiz ve peşinden gittiğimiz şey, çocukluğumuz ve ilk gençliğimiz… Bu herkes için geçerli…

MÜSLÜM GÜRSES’İN GERÇEĞİ İNSANLARI ETKİLEDİ

80’lerde arabesk müziğe tepki vardı, şimdi aradan 30 sene geçmiş o insanlar dinleniyor… Bunun nedenini neye bağlıyorsunuz?

Çünkü direk duyguları anlatıyor. Müslüm Gürses’in şarkı söylemesindeki sihir de bu, filminin hepimizi etkilemesindeki sihir de bu… Filmi Müslüm Gürses hayranı olmayanları bile etkiledi. Çünkü orada gerçek bir şey var. Aslında türküler bu anlamda çok başarılı çünkü o anı yakalamışlar. Sevinmişler yazmışlar, üzülmüşler yazmışlar… Türkü dinlemeyi de çok severim.

Şu an ben yeni müzik hayatına başlayan biri olsam, şarkı söylemeyi biliyorum, eğitimim var, konser vermek, turnelere çıkmak istiyorum desem… Yılların tecrübesiyle ne önerirsiniz?

Çok acımasız olmak istemiyorum ama bu işin yüzde 20’si bu anlattığın şeylerle dönüyor.

Ben yüzde yüzü diye düşünüyordum aslında…

Hayır hayır, yüzde 20’si… Bunun yüzde 80’i tamamen bir endüstrİ haline geldiği için önce iki şeye çok sahip çıkmak gerekiyor derim… Birincisi sabır. İkincisi tutku. Tutkunu tayin edip ona sahip çıkman gerekiyor. Çünkü tutku olmadan bunların hiç birisi olmuyor. Ben iyi bir şey yapacağım, iyi bir şarkı yapacağım ama gerekirse turneye de çıkacağım diyebilmelisin. Bu kolay bir şey değil. Bu soruyla ben karşılaşıyorum. Bazen çok canları acır diye aklımdan geçeni söylemiyorum. O yüzden ben karşımdaki kişiye, “Sen müzik yapmazsan ne yapacaksın. Müziği hayatıdan alsak senin içni ne olur” diye soruyorum. O derse ki bana “Ben onsuz yaşayamam” o zaman tamam. “Ama stadyumda değil de 30 kişiye konser vereceksin, 20 lira değil de 2 lira kazanacaksın. O zaman kabul musun” diye soracağım. Hedefin para kazanmak, imza almaksa bunun kurallarının bu eğitimle ilgisi yok. O başka şey…

Biraz da şans değil mi?

Bana göre şansı Allah insana biraz da örnek olsun diye veriyor. Onu nasıl kullanıyor. Sahip olduğu bir şeyi nasıl kullanıyor. En büyük şansa sahip olsan bile bir gün yoksun bu dünyada. Ölümle yoksun ya da öbür türlü yoksun. Galiba bu şans dediğimiz olgu, daha kadersel daha başka bir şey… Benim hayatımda ben hazır olduğum için şans oldu. Ne kadar şanslıyım durumu olmadı hiç. Hep bir ön hazırlığı ve gerisinde bir çaba var.

İnternet dünyasında oldukça gelişme oldu. İnstagramdır, YouTube hesaplardır… Böyle kendini özgürce ifade edebildiğin bireysel platform açısından bakıldığında şarkı söyleyen insanlara bir kolaylık getirdi mi yoksa tam aksi mi?

Getirdi ama onun da şöyle bir ölçütü var. Oralardan şu ana kadar bir Sezen Aksu çıkmadı henüz, bir Kayahan çıkmadı. Çıkanlar değersiz mi değil… Biraz daha uzun vadede bakmak lazım. Herkes 30 sene bunu yürütmek zorunda değil ama Hotel California diye bir şarkı var. 100 yıldır var, 100 yıl sonra da olacak. Ama grubun diğer şarkılarını fanı olmayan bilmiyor. Ama o şarkı hep kalacak. Instagram’da çok iyi vokaller var ama bir başkasına ait olan şarkıyı söylemek daha kolaydır. Hadi gel, söz yazdım bunu söylesene diyorsun, nasıl söyleyeceğini bilmiyor. O yüzden oyunculukta da öyle. Oyunculuğu er meydanı tiyatro sahnesi derler. Çünkü artık bir sürü teknikle oynatılabiliyor insanlar. Ben bu sosyal medyada olan biteni alkışlıyorum, hayran olduklarım var. Sadece şarkı olarak değil, fotoğrafçı var, yönetmen var, kurgucu var. Bayağı sanatçı var… Akın akın… Artık herşey değişiyor. Galiba biraz ‘ne değişmiyor, hangi duygu değişmiyor’un peşinde olmak gerekiyor. Mesela hüzünlü olmak duygusu değişmez. Hepimizin ortak kaderinde hüzünlü olmak duygusu vardır.

Hüzün ortaktır diyorsunuz…

Ortaktır. Yalnızlık duygusu, yalnızlıktan kaynaklı başka travmatik duygular. Bunlar, ortak duygulardır biz farklı anlamlar yüklesek de… İçlerinde çok yetenekliler var. Bence kendilerini o şeyden dışarı atmalılar. Sürekli şunlar konuşuluyor; YouTuber şu kadar para kazandı. Biz hiç duyuyor musunuz YouTuber şu şarkıyı yazdı falan diye… Ben duymadım. Sürekli ne kadar para kazandıklarıyla ilgili haberler duyuyoruz. Çok tehlikeli bir şey çünkü onları takip edenlerin sürekli kodlandıkları şey para kazanma kavramı. Kendini ifade etme kısmı hiç yok. Böyle söyleyince sanki o arkadaşları eleştiriyor gibi görünebiliriz ama hayır tam tersi. Ben hepsini onaylıyorum hatta bana gelenlere önce YouTube’da, Instagram’da videolar yap kendini bir tanıt diyorum. Görsünler, paylaşsınlar, orası çok önemli bir alan. Sadece paraya endeskli olduğunda iyi değil. O tehlikeli bir şey. Yoksa doğru kullanıldığında çok önemli bir yer. Mesela Gülse Birsel oradan harika iki tane oyuncu çıkardı. Her konuda olduğu gibi neye endekslendiği çok önemli.

Paraya endeksleme durumu mu sıkıntı yaratıyor?

Eğer tüm hayatta bir şeyi sürekli paraya endeksliyorsak, orada bir değer kaybı var demektir. Nitelik ve nicelik arasında bir farklı var ya o hep bizim yüzümüze çarpacak. Hayat tüm dünyada da bu hale geldi aslında, ‘paralıysan, değerlisin’ gibi…

En çok sahne yapan sanatçılardan birisiniz. Sahneye çıkarken totemizin var mı?

Şekilci bir şey yok ama bazen kendimi hayatla ilgili güçsüz hissettiğimde zihinsel bir şey yapıyorum. Tam adına meditasyon da denilemez, açıklasam komik de gelebilir. Ama bazen 3 dakika falan yalnız kalıp zihinsel bir şey yapıyorum. Bir hipnoterapi seansı izlemiştim, orada gördüğüm bir şey vardı. Sonra NLP okudum, hepsini harmanladıktan sonra kendi kendime bir şey çıkardım.

Peki çıkmadan önce mi heyecanlı ve mutlu olursun. Sahne bittikten sonra mı?

Soru çok güzel… Aslında bu çok dalgalı bir şey… Sanıyorum en kıymetli olan sahne bittikten sonraki… Çünkü başlangıcında hep teknik olarak bir sorun çıkacak mı, ters bir şey olacak mı diye düşünüyorum ve endişeli oluyorum. Seyirciyle ilişkime çok güveniyorum ama kontrolüm dışında ne olacak diye endişeyle karışık heyecanlanıyorum. O yüzden tam tadına varamıyorum. Her şey bittiğinde orada olanların mutluluğunu fark edince çok mutlu oluyorum. Çünkü temel duygu bu. Ben hayatımı bunla geçindiriyorum ama en temel duygum kendimi ifade etmek.

Klipleriniz de çok konuşuluyor. Kaç klip çektiniz şimdiye kadar?

73 klip çektim.

Türkiye standartlarına göre fazla mı?

Fazla aslında ama senin işin buysa, ifade alanın buysa yaparsın. 2 klip çektiğim şarkılarım da var aslında ama bence 73 klip, fazla gibi… Fakat benim kendi standrartıma göre fazla değil.

Kliplerle şarkılar daha güzel oluyor bence de…

Bazen evet, bazen de tersi olabiliyor. Bazı klipler şarkıların değerini yükseltiyor. Bazısı da tehlikeli oluyor. Nedeni de şimdi hepimizin bir şarkıyla kurduğu bir ilişki var ya kliple onu biraz yönlendirir hale gelebiliyoruz. Eğer onu oğru yapmazsak, doğru temayı bulmazsak, o hayal dünyasını bozabiliyoruz.

Çok teşekkür ederim, içten sohbetiniz için…

Asıl ben teşekkür ederim, çok keyifli bir sohbetti.

“18 yıldır 34 bedenim” Op. Dr. Gürdal Ören sordu Gizem Özdilli cevapladı

GazeteMAG Arşiv Haber